Mürşidi Kamil Kimdir ?

Hiç şüphesiz bedeni hastalıklarda ehli olmayana tedavi olmak, hastalığın artmasına ve tedavinin uzamasına sebep olur.
Kalbin manevi hastalıklarında da durum aynıdır. Atalarımız boşuna söylememiş:

“Yarım doktor insanı candan, yarım hoca dinden eder.”

Bir insanın sağlığı için tıp ne kadar gerekli ise dini konular da o kadar gereklidir. Bu iki meslek tam ehliyet ister. Çünkü birisi can diğeri imanla ilgilidir.

Tasavvuf yolunun büyüklerinden İmam Rabbânî’nin (k.s) belirttiği gibi, ehliyetsiz doktor hem hastalığı azdırır hem de vücudun yeteneklerini yok eder. İnsanı irşat edecek alim, mürşit için de aynı durum söz geçerlidir.294

Bişr-i Hafî (k.s) (227/841) şöyle der:

“Allahu Teala Davud’a (A.S) şöyle vahyetti:

Ey Davud! Sakın aramıza, beni unutup dünya ile fitneye düşmüş bir alimi sokma. Yoksa o bu haliyle seni, benim muhabbetimden uzaklaştırır. Fitneye düşmüş alimler bana gelmek isteyen kullarımın yolunu kesenlerdir.”295

Tasavvuf yolu, kulu terbiye eden ve kalbi manevi kirlerinden arındıran bir yoldur. Bu arındırmanın Kur’an’daki adı tezkiyedir. İnsanları tezkiye eden Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, kalpleri inkar ve isyan kirlerinden temizlemek, Allah ile huzura kavuşturmak için görevlendirilmiştir.296

Peygamberimizden sonra gelen ümmetin de bu terbiyeye ihtiyacı vardır. Onu elde etmek farzdır. Gerçek peygamber vârisleri olan hakiki mürşitler insanları tezkiye etmek, terbiye edip arındırmakla görevlidirler.

Kamil bir mürşidin mesleği manen hasta kalpleri, Rabbânî ilaçlarla tedavi etmek ve onu asıl tertemiz haline kavuşturmaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v):

“Kim, ehli olmadığı halde kendisini doktor gösterir de yanlış tedavisi ile bir kimsenin ölümüne sebep olursa, o kimsenin diyetini öder”297 buyurur.
Bu hüküm zahirî hastalıkları tedavi ile uğraşanı ilgilendirdiği gibi, manevi hastalıklar ile uğraşan kimseler için de geçerlidir. Bunun için arifler, manevî terbiye ile ilgilenen kimsenin, bu iş için gerekli olan bütün ilim, irfan, terbiye, tecrübe ve ehliyeti elde etmesini gerekli görmüşlerdir.298

Bu yolun günümüz temsilcilerinden merhum Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî (k.s) (v. 1972) şöyle diyor:

“İnsan Ahiret yolunda terbiye görmemiş haliyle avamdır. Kendisini Allahu Teala’nın dışındaki varlıkların sevgi ve etkisinden bu haliyle kurtarması çok zordur. Allah göstermesin ameliyat olması gereken bir oğlun olsa, ehil olmayan bir doktora götürmezsin değil mi?

Yakalandığı hastalığında ameliyat kaçınılmaz olsa ehil değilse o doktora gitmezsin. İşin mütehassısını ararsın.

İşte mürşitler din konularında ehil kişilerdir. Allah’ın izniyle insanları gafletten kurtarıp Allah yoluna sev ederler. Dikkat ederseniz, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi bulunur.

Ama mürşidi kamiller pek çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda gerçek sufiler az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmektedir. Ne yazık ki irşat ehli zatlar devrimizde azdır.”299

Biz bu çalışmamızda şu iki önemli meseleyi ortaya koymak istiyoruz:

Birincisi: Allah yolunda bir önder olarak seçilen kimsede bulunması gereken sıfatlar iyi bilinmeli. Kendisine gönül verilip elinden tutulan, birlikte Allah yoluna adım atılacak imam çok iyi seçilmelidir.

Bu işin önemi maalesef iyi anlaşılamadığı ve her dostluğun sonucu tam olarak kavranamadığı için çoğu kişi, ehliyetsiz sözde mürşitlerin peşine düşmekte, marifet ve takva yerine, gaflet ve heva içinde ömrünü geçirmektedir. Şu hususu hatırlatmak yerinde olacaktır:

Kur’an-ı Kerim’de geçtiği üzere300 Allahu Teala herkesi, dünyadaki imamı ile beraber ilâhi huzura çağıracak; Allah sevgisi etrafında toplananlar hariç bütün dostlar, Ahirette birbirinin düşmanı olacak,301 hatta çoğu insan, peşine düştükleri kimselerin âkıbetini görünce onlara lânet okuyacaklardır.302

Öyleyse insan, önündeki önderi ve tabi olduğu rehberi iyi seçmeli. Yoksa Allah aşığı ve Hak eri olmayan kimsenin peşine düşen kimse, Allah’a değil azaba ulaşır. Böylesi bir durumdan Allah’a sığınırız.
İkincisi: Kamil mürşitlerde bulunması gereken bu sıfatlar, esasen Allahu Teala tarafından hepimizden istenen özelliklerdir. Bu yüzden işin ehlini bulduktan sonra, o kişiden bu güzellikleri tahsil etmenin yoluna gitmelidir. Çünkü Kur’an ve sünnette istenen her şey, ulaşılması mümkün olan durumladır. Kulun onlara kabiliyeti müsaittir.

Zira bu din hayal ürünü değildir. Hayat dinidir. Din irade ve sevgiyle yaşanır ise tat alınır. Kıyamete kadar, dinin emirlerini yerine getirecek ve her ayetle amel edecek bir grup insan muhakkak bulunur.

Gerçek bu iken:

“Mürşitler eskiden olurdu. Bu devirde kamil bir veli olmaz!” demek, eğer kasıtsız söylenmiş bir söz ise koyu bir cehaletten ileri gelmektedir. Halbuki hepimizden istenen istikamet ve Allah yolunda beraber olmaktır.

Allahu Teala istikamet ehli gerçek kullarının bir çok vasfını saydıktan sonra, onların devamlı şöyle dua ettiklerini haber veriyor:

“Ey Rabbimiz! Gözümüze aydınlık olacak evlatlar bize  ihsan et ve bizi, muttakiler için imam yap.”303

Görülüyor ki asıl hedef takvadır. Bu takva yolunda diğer insanlara örnek insan olmak en önemli hedeftir.

İşte kamil mürşitler, ilkin kendileri takvaya ulaşmış sonra bu yolda başkalarına rehberlik yapacak yetkiye sahip olmuşlardır. Elbette bu yetkiyi elde ederken, o makamın gerektirdiği bütün şartlara dikkat etmişler hatta bu uğurda için canlarını vermişlerdir.

Bunu dünyalık bir meslek uğruna yapmamışlar, bilakis Allah sevgisi ile yapmışlardır. Kazandıkları sıfatlar onların bu sevgisini ortaya koymuştur.

Kamil insanların bu makam ve yetkiye nasıl ulaştıklarını büyük arif Ebû Talib el-Mekkî (k.s) bakınız nasıl açıklıyor:

“İrşatla görevli Rabbânî bir alimde şu beş özelliğin bulunması gerekir: Haşyet, huşu, tevazu, güzel ahlak, zühd.
“Allah’tan kulları içinde ancak gerçek alimler korkar.”304 ayeti, alimde bulunması istenen haşyeti gösterir.

Haşyet, ‘Sevgiliyi ya üzersem!..’ korkusuyla hep onun isteklerini yerine getirmektir. Allah’tan korkan O’na koşar. Yüce Allah’ı yakinen tanımayan ve sevgiyle emrine itaat etmeyen kimse alim değildir.

“Onlar Allah için huşu sahibi olarak, O’nun ayetlerini az bir dünya metaı karşılığında satmazlar”305 ayeti ise kamil bir insanda bulunması gereken huşuu tanıtır.

Huşu, kalbin Allahu Teala’nın azameti ile dolması ve huzur içinde verilen emirlerine teslim olmasıdır.

“Müminlere tevazu (şefkat) kanadını indir. De ki: Şüphesiz ben apaçık bir korkutucuyum”306 ayeti de kamil insanın en önemli sıfatı olan tevazuu ortaya koyuyor.

Tevazu, herkese Allahu Teala’nın değer verdiği kadar değer vermek ve kendini ilâhi rahmete en muhtaç kişi olarak görmektir.

“Sen, Allah’tan gelen bir rahmet (ve merhamet) sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, sert ve katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.

Artık onları bağışla (kendilerine hoşgörü ile davran) ve onlara Allah’tan mağfiret dile. Dünya işlerinde onlarla istişâre et.!”307 ayeti, kamil insandan beklenen güzel ahlâkı tarif etmektedir.

İnsanları Allah için candan sevmeyen kimseyi hiç kimse candan sevemez. Kaba ve sert olanı, hiç kimse gönülden sevmez. Terbiye olmamış insan, kimseye terbiye veremez. Hep ‘Ben bilirim!..’ diyen ve kimseye kıymet vermeyenler, Allah’ın desteğinden ve kalplerin sevgisinden mahrum olur.

“Kendilerine (Ahiret hallerine ait) ilim verilenler (Karun’un zenginliğine imrenenlere): ‘Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak (itaat ve taata) sabredenler kavuşur.’ dediler”308 ayeti ise, kamil insanın en şerefli ahlâkı olan zühd özelliğini açıklar.

Zühd, Allahu Teala’dan başka hiçbir şeye kalbini bağlamamak, eldeki mala değil Yüce Mevla’ya güvenmektir.
İşte kimde bu saydığımız ahlâk ve sıfatlar bulunursa o insan, Aziz ve Celil olan Allah’ı bilen marifet sahibi bir alimdir. Bu sıfattaki bir alime arif denir.

Bir mümin sadece zâhirî ilimlere sahip bir alime, dinî meselelerde bir sorunu çıktığında müracaat edebilir. Ama yukarıda özellikleri sayılan marifetullah sahibi Rabbânî alimlere ise, kişi kalbi şüphe ve manevî hastalıklar sardığında gitmelidir.”309

Şu halde alim ilacı tarif ediyor, arif ise hastalığı tedavi ediyor. Alim ibadetleri öğretiyor, arif kendisine ibadet yapılan zatı sevdiriyor.

Yine Ebu Talib el-Mekkî, marifet ilmine sahip Allah dostlarının, kalp hastalıklarının doktoru olduğunu belirtir. Ve bu işin ehli olmayanın, manevi terbiye işine girmesinin büyük bir cinayet olduğunu söyleyerek mürşit arayanlara şunu tavsiye eder:

“Doktorunu iyi seç!”310

Ne var ki kalplerdeki manevi hastalıkları  tedavi etmek, öylesine güç, öylesine nazik bir iş ki, Sahabe-i Kiram’ın ileri gelenleri bile ondan korkmuşlar.

Selmân-ı Fârisî (r.a) bu konuda sahabe arkadaşı Ebu’d-Derdâ’yı (r.a) şöyle uyarır:

“Kardeşim!

İşittiğime göre insanların önüne ‘tabibim’ diye çıkıp kalp hastalıkları tedavi yapıyormuşsun. Dikkat et!

Eğer gerçekten tabip isen konuş; sözün şifa olur. Eğer tabip değilsen, Allah’tan kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir müslümanı öldürme,311 yoksa Cehennemi boylarsın!”312

Tasavvuf yolunun imamları, irşat için manevi terbiye ve kalp temizliğinin başarıyla tamamlanmasını gerekli görürler. Bu terbiye sayesinde insanın kalbi dirilmiş, Allah ile huzur bulmuş, nefsini ıslah etmiş, ilâhi izin ve yetkiyle diğer insanları terbiye edecek seviyeye gelmiş olur. Artık bu kimse gerçek peygamber varisi olup Allah yolunda emin bir rehberdir.313
İmam Rabbânî (k.s), irşat postuna oturmak için tasavvufta seyri sülûk denen manevi terbiye ve cezbe işini tam manası ile tamamlamak gerektiğini, böyle olmayan noksan kimselerin kendilerine uyanların kabiliyetlerini öldürüp, terbiye ve manevi yükselme yolunu tıkayacağını söyler.314

Ayrıca önemli bir esasa da şöyle işaret eder:

“Kulları Allah’a sevk makamı olan manevi hilâfet, velâyet-i kübrâ sahibi ve kemâlatını tamamlamış Kutbü’l-İrşat (irşat kutbu) sıfatını kazanan zata verilir.”315

Kutbü’l irşat, irşat işinde imam olan kamil mürşittir. İmamı Rabbani Hazretleri böylesi bir zat hakkında müminin şu noktaya dikkat etmesi gerektiğini söylüyor:

“Kendisi hasta olan kimse nasıl başkalarını tedavi edebilir? Bunun için kim ehli olmayan bir kimsenin eline düşmüş ise durumu anlar anlamaz hemen onu terk etmesi gerekir.”316

İmam Rabbânî (k.s), insanları eğitmesi için icazet verdiği bir halifesine, irşat makamının gerektirdiği bazı edepleri ise şöyle hatırlatır:

“Sana bir Hak talibi gelince, onu terbiyeye almak için hemen acele etme. Önce bir istihâre yap, Allah’a yönel, O’na yalvar ve niyazda bulun.

Sana gelenler övünmeye değil, Allah’a sığınmaya sebep olsunlar. Bu iş Allah’ın izni ve yardımı olmadan yürümez. Şunu iyi bil; Cenab-ı Hakk’ın izni olmadan, kimsenin kullar üzerinde tasarruf yetkisi yoktur. Şu ayet buna işaret eder:

“Rabblerinin izni ile insanları zulmetten nura çıkarman için, bu kitabı sana indirdik’”317

Zamanı gelmeden, hakkı verilmeden, şartları taşınmadan kimseye icazet verilmez. Vesselâm…”318

Arifibillah Sehl b. Abdullah (k.s) (273/886) şöyle demiştir:
“Kul Allah Teala’nın taatında içiyle ve dışıyla tam bir istikamet halini elde etmedikçe, Allah’ı tanıma (marifetullah) hususunda bir yetkiye sahip olamaz.”319

Büyük arif İmam Sühreverdî (k.s) (632/1234), Avarifu’l-Mearif’ isimli eserinde bir insanın nasıl mürşitlik rütbesine ulaşacağını özel bir bölümde incelemiştir. Hazret şöyle der:

“Allah dostları yanında rütbelerin en yükseği irşat makamıdır. Çünkü bu makama çıkan kimse, kulları Allah’a davette ve onları terbiye işinde Hz. Peygambere (s.a.v) vekillik yapmaktır.”320

“Hak yoluna giren bir kimsenin insanları irşat edebilme ehliyeti, güzel bir terbiye ile nefsinin çirkin sıfatlarının temizlenmesine, kalbin Allah ile huzur bulmasına, nefsin azgınlığının gidip tamamen itaat ve ibadete yumuşamasına bağlıdır. Öyle ki bu hale ulaşan kimse:

“Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar.”321

Ayetinde anlatılan kıvama gelir ve bundan sonra o kimseler:

“İşte onlar, Allah’ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; artık sen de onların yoluna uy!”322

Ayeti ile anlatılan, kendilerine tabi olunma hâline ve imamet makamına yükselmiş olur.”323

“Bu hale ulaşmak kendi başına olmaz. Bunun için çok özel bir terbiyeden geçmek gerekir. Bu terbiye kamil mürşitten alınır. Mürşit terbiyesi ile insanın manevi doğumu ve gelişmesi gerçekleşir. Bu şöyle olur:

Allah Teala’nın mürşitle mürit arasında güzel bir kaynaşma meydana getirmesi sebebiyle mürit, mürşidinin bir parçası durumuna gelir.

Bildiğimiz tabiî doğumla çocuk babasının bir parçası olduğu gibi, mürit de mürşidinin bir parçası olur. İşte bu manevi bir doğuştur. Nitekim Hz. İsâ (a.s) bu mânada şöyle demiştir:
“İkinci doğumu (yani kalbin manevi aleme gözünü açma işini) gerçekleştirmeyen kimse, melekler alemine yükselemez.”

Kişinin birinci doğumu, onun mülk âlemi (dünya) ile irtibatını sağlar. İkinci doğumu manevi doğum ise,  melekût (melekler ve sır) âlemiyle olan irtibatını temin eder. Allah Teala bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:

“Böylece biz, İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu (sır ve acaipliklerini) gösteriyoruz ki, (kudret ve azametimize) yakînen inananlardan olsun.” 324

İnsanın kamil olabilmesi için gerekli olan yakinî iman hâli, mürşit terbiyesi ile meydana gelen ikinci doğumla gerçekleşir. Bu doğuşla insan, peygamberlerin manevi mirâsı olan ilâhi marifet, muhabbet ve edebi elde etmeye hak kazanır.

Kendisine peygamberlerin mirası ulaşmayan kimse, olgun anlayış ve zeka sahibi olsa bile, manevi aleme adım atamaz, ilâhi sırlara kalp gözünü açamaz. Çünkü anlayış ve zeka, aklın bir sonucudur. Akıl ise İslâm’ın nûrundan nasibi olmayınca, melekût âlemine dalamaz. Ancak mülk âleminde akla dayalı ilimlerde bir derece yol alabilir. Belli bir mesafeden sonra hayrette durur.

Bunun için akıl dikkat ederseniz, matematik gibi sırf akla dayalı ilimlerde derinleşmiştir. Çünkü bu tür ilimler, mülk âlemine ait işlerdir. Bu seviyede kalan ve ilâhi nurla yol alamayan bir akıl, melekût âlemine yükselemez.”325

İmam Sühreverdî (k.s) Allah yolunda seyri sülûk edenlerin dört kısma ayrıldığını belirtir:

1-     Kendilerinde cezbe olmadan sülûk edenler:

(Mücerred sâlik)

2-     Cezbe hâlinde olan ve bu halde kalanlar:

(Mücerred meczûb)
3-     Önce sülûke başlayan ve peşinden cezbeye ulaşanlar:

(Sâlik-i meczûb)

4-    Başlangıçta kendisinde cezbe hâli olup daha sonra sülûke başlayanlar:

(Meczûb-i sâlik)

Hazret bunları şu şekilde değerlendirmiştir:

“Birinci ve ikinci gruptakiler irşada ehil olmaz. Üçüncü gruptakiler bazı durumlarda irşadda noksan kalır. Ancak dördüncü grubtaki arifler, bu işe tam ehliyetlidirler.  İrşat işinde bazen noksan olmakla birlikte, üçüncü gruptakilerin bu makama ulaşmaları şöyle mümkün olur:

Bu kimse ilk hâlinde mücâhade, sıkıntı, ihlâsla ve bu yolun şartlarını tam olarak yerine getirmekle manevi seyrine başlar.

Sonra bu sıkıntı halinden, manevi hâlin temin ettiği rahatlığa çıkarılır. Böylece acıdan sonra tatlıyı bulmuş our, ilâhî lûtfun hoş kokusu ile rahatlar.

Böylece başlangıçtaki mücahede sıkıntısının darlığından, manevi ihsanlarla gelen kolaylığın genişliğine çıkmış olur. İlâhî kurbiyet denilen esintilerle tanıştırılır.

Kendisine müşahede kapısı açılır. Artık ilacını bulmuştur. Nur kabı olan kalbi, nurla kaynayıp taşmaya başlamıştır.

Ve…Ağzından hikmetler dökülür, kalpler kendisine meyleder, üzerine gaybdan peş peşe fetihler gelir, kalp gözüyle manevi âlemleri görür hâle gelir.
Bu hâliyle o, insan topluluklarının içine girmeye hazırdır. Artık halkın içindeyken o, Allah ile beraber olur. Herşeyi aşıp Hak ile olurken, hiçbir şey onu mağlup ve meşgûl edip Rabbinden koparamaz. O parçalar ama parçalanmaz.

İşte bu durumda olan kimse, insanları irşat etme hakkını elde eder. Bu sıfattaki kimseye bir çok insan tâbi olur ve kendisinden manevi ilim tahsil ederler. Onun vasıtasıyla âleme bereket yayılır.

Dördüncü grupta anlatılan ve önce ilâhî cezbe ile manevi terbiyeye alınıp ardından amele sevkedilen velilere ise Cenab-ı Hak, önce manevi keşifler, yakîn nurları ve kalbinden perdeyi kaldırmak suretiyle tecellî eder.

Müşahede nurları onu aydınlatır. Kalbi açılır ve genişler. Bir aldanma yeri olan dünyadan kalben uzaklaşıp, ebediyyet yoluna ve yurduna yönelir. Manevi hâl denizinden kana kana içer.

Kendisini Allah’tan alıkoyacak bütün maddî, dünyevi bağlardan kurtulur. Açıkça, ‘Ben, görmediğim bir Rabb’e ibadet etmiyorum, hep O’nun tecellîlerini seyrediyorum.’ diye ilan eder.

Sonra bâtınından zâhirine nurlar akmaya başlar. Bir zorlama ve meşakkat olmaksızın mücahede ve ibadet hâli devam edip gider. Herşey bir lezzet ve afiyet içinde olur. Kalbi, Rabbinin muhabbetiyle dolu olduğu için kendisinde, ilâhî sıfatlar tecelli eder, Rabbânî ahlâk ile ahlaklanır.

Bu kimsenin kalbi Hakk’ın emrine yumuşadığı gibi, kalıbı da yumuşar, erir ve teslim olur. Bunun alâmeti kalbin amellerine kalıbının yani organlarının da  katılmasıdır.

Bu kimse Allahu Teala tarafından sevilen dostlardan olur. Doğrudan Hakk’a bağlanır, başkasından kesilir,  mâsivâdan alınır ve ilâhi huzura ulaştırılır. İçindeki katılık gider, ruhun hararetiyle ısınır. Kalbinden nefsin damarları kesilip atılır. Cenab-ı Hakk, bu hâli şöyle zikreder:

“Öyle ki, Rabblerinden bütün benliğiyle korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri ve kalpleri de Allah’ın zikrine yumuşar.”326

Görüldüğü gibi Allahu Teala ayetinde, kalplerin yumuşadığı gibi, derilerin de yumuşayacağını haber veriyor. Bu durum ancak, seçilmiş Allah dostlarının (murad) hâlidir.

İrşada ehil ve ehliyetli kılınmış sevgilinin kalbi kötülüklerden temizlenmiş, göğsü açılmış ve derisi yumuşamış, kalbi ruhu ile aynı tabiatta olmuş; nefis de isyan ederek devamlı kötülüğü emreder bir durumdayken, yumuşayıp Hakk’a teslim olmuştur. Böylece nefsin yumuşamasıyla vücut da yumuşamıştır.
Bu kimse manevi hallerin elde edilmesinden sonra, tamamıyla artık amele döndürülür. Ruhu da devamlı ilâhi huzura doğru çekilir. Kalp ruhu, nefis kalbi, beden de nefsi takip eder.

Böylece bedenin amelleriyle kalbin amelleri içiçe olur. Zâhiri bâtına, bâtını da zâhire yol bulur. Kudret hikmete, hikmet de kudrete geçer. Dünya Ahirete, Ahiret de dünyaya açılır ve kendisine şöyle denmesi münasip olur:

“Eğer gözümden perde kaldırılacak olsa yakînim olduğundan daha fazla artacak değildir.”

Bu duruma ulaşınca, manevi hâlin kendisine bağ olmasından kurtulur. Hâl ona değil, o hâle hâkim olur. Böylece her yönden hürriyete kavuşur: Allah’a tertemiz bir tevhîd ile kulluk eder.

İşte, kim bu vasfettiğimiz makamı elde ederse o, gerçek bir arifi billâh, asıl hürriyetine kavuşmuş bir Allah dostu ve kamil bir mürşittir.

Onun nazarı deva, sözleri şifadır. O, Allah Teala’nın muradına uygun olarak konuşursa O’ndan konuşur, sükût ederse, O’nun için sukût eder. Nitekim bir kudsî hadiste bu durum şöyle ifade edilmiştir:

“Allah Teala şöyle buyurmaktadır: Her kim, benim velî kullarımdan birisine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açar, dostumun intikamını alırım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır.

Kulum bana nâfile ibadetleriyle de durmadan yaklaşır; nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi artık ben o kulumun (özel ihsân edeceğim nurum ile) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden herhangi birşey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim.” 327

Demek ki kamil mürşit, Cenab-ı Hakk’ın muradına tabidir ve Hak Teala  ona kendi murâdını bildirmiştir. Artık, bütün eşyadaki tasarruflarında nefsinin isteği ile değil, Allahu Teala’nın muradına uygun hareket eder.328

Allahu Teala, bir kulunu ilâhî yardımı ile desteklediği zaman o kul, hak ve hidayet üzere hareket eder. Yerlerin ve göklerin hüküm ve hükümranlığı Yüce Allah’a aittir. O’nun ordularını ancak kendisi bilir. Bir kulunu sevince ve kullarının irşadı için aralarına gönderince, elbette ona bir yetki ve destek de verir.

Onu melekleri ve diğer manevi orduları ile takviye eder. Kendisini nefsine esir, şeytana oyuncak ve dünyaya köle etmez. Onu makam ve şöhret derdine düşürmez. İlâhi yardım olmadan bu iş yürümez.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 70 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: