Risale-i Nur da Tasavvuf

1 Yorum

Gerçek zikir ise nefsin tasfiyesi (çirkin sıfatlardan kurtulmak) ve kalbin itminanı ile (ihlas, marifet, muhalefet, yakin) gerçekleştirilir.

Kitabın muhtevasında, niyetim hastır, usul ve üslubundaki noksanlıkların affını dilerim.
Kitabın içinde anlatılacağı gibi, Risale-i Nur’un kutsal dairesine, efendim, gözümün nuru mürşidim Hz. Gavs-ı Kasrevi Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni’nin (K.S)

-”Risale-i Nur oku, zira tasavvuf ilimsiz olmaz” emri ile girdim.

Kırk üç yıldır Risale-i Nur Daha fazla

Tevbe Kapısından Geçmeden

Yorum yapın

Tasavvufi hayatın en kıymetli nimeti müminlerin günahlarından tevbe etmesidir. Tevbe, ibadetlerin en efdali, mükemmellik kapısının nurlu anahtarı, ilâhi rızaya ulaşmanın en parlak ve latif yoludur.

İslâm’da insanın ilâhi rızaya ulaşması, huzura kavuşması, kemale ermesi esastır. Kemalâtı kazanmak, Allah Tealâ’nın yüceliğini hakkıyla bilmektir. Allah Tealâ’nın yüceliğini bildikten sonra tam bir kul olarak emirlerine itaat etme yolunun ilk kapısı tevbedir. Daha fazla

Tasavvuf Âlemi – Dünya Âlemi

Yorum yapın

Tasavvuf, sıfat değiştirmektir. Dinimiz her yapılan amelin salih ve güzel olmasını istiyor. Ve her bir amelde güzel sıfatlar kazanamamızı ister. Bu hadise namazda, oruçta ve hacdaki amellerde de geçerlidir. Bütün ibadetler nefsin kemalâtını tahakkuk ettirmek içindir.

Nefsin sıfatlarının değişmesi, nefsin içindeki çirkin vasıfların değişmesine tâbidir. Mesela nefsin çirkin sıfatlarından kibir yerine tevazu, hırs yerine kanaat, yalan yerine sadakat getirilmelidir. Günahların şerrinden kurtulmadıkça ibadetlerdeki ihlâsı/samimiyeti bulmak mümkün olmaz. Daha fazla

Mürşid-i Kamil ve Nefsin Terbiyesi

Yorum yapın

1. Nefsin Terbiyesi

Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerif te şöyle buyurur:

“Lokman (a.s) pak, musaffa, gece-gündüz işinde çevik, atik bir köle değil miydi?” 12

Lokman (a.s) aslen Habeşli olup Davud Peygamber’in (a.s) muasırıdır. Benî İsrail arasında bulunmuş, hakîm, âlim bir mübarek zattır. Onun resul de veli de olabileceği söylenmiş; peygamber olduğuna dair kesin bir malumat verilmemiştir. Ancak Kur’an’da adı geçer ve “Lokman sûresi” vardır.

Lokman (a.s), önce köle idi, satıldı. Satın alan efendisi, onun fazilet ve kemalâtını gördü. Lokman’ı (a.s) kendi oğullarından bile değerli tuttu. Onu çok mühim gördüğü, değer verdiği işlerde kullandı. Çünkü Hz. Lokman köle olmakla beraber, nefsin hevasından kurtulmuş biriydi; yani aslında köle[...] Daha fazla

Tasavvuf Dinin Neresinde?

Yorum yapın

Her müslümanın, inanç ve ibadet esaslarını öğrendikten sonra ihlâsı öğrenmesi şarttır. Yani Allah Tealâ’ya riyasız, yapmacıksız, samimi kul olmayı da öğrenmesi gerekir. Çevremizdeki ilişkilerde samimiyet, dürüstlük nasıl ki seviliyor, takdirle karşılanıyorsa, Allah Tealâ’yla irtibatımızda da samimi, içten olmamız bizi O’na daha yakın kılar.

Muaz b. Cebel r.a. Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifin bildirdiği üzere,[...] Daha fazla

Nefs ve İhlas

Yorum yapın

Nefs , uyulursa insanı cehenneme götürdüğü için belâ; mücahede ve riyazet edilip Allah için dizginlenirse yüksek makamlara çıkmaya vesiledir.

Kimse nefsinden şikayetçi olmasın, çünkü emr -i ilâhiyedir. Gözümüzden ve kulağımızdan şikayetçi olmadığımız gibi, nefsimizden de olamayız. Zira Allah Tealâ abes bir şey yaratmaz. Nefsin yaratılması kemalâtın yolunu açmak içindir. İnsan nefsini kendi[...] Daha fazla

Ecel Kapıyı Çalmadan

Yorum yapın

Tasavvufta nefsin ıslahı için ölümün çokça hatırlanması önemli bir yer tutar. Nakşibendilik yolunda da ölüm rabıtası yapmak görev olarak verilir. Bundan maksat, dünyadan nefsin tatlarını bir an olsun keserek ahiret hayatına yüz çevirmektir.

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz ölümü anmayı, ölüme hazırlanmayı müminin en büyük vazifesi saymıştır. Ebu Hüreyre r.a.’ın naklettiği üzere Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yıkıp yok eden ölümü çok hatırlayın.” Çünkü ölümü anmak darda olanı rahatlatır, rahatta olanı ise hesaba çeker.

Hazret-i Ömer r.a.’ın naklettiğine göre, hangi müslümanın daha akıllı olduğu Rasulullah s.a.v.’e soruldu. Şöyle buyurdular: “Ölümü en çok hatırlayan, ölümden sonrası için güzel bir hayat hazırlayan mümin akıllıdır.” Yine bu konuda: “Nefsine hakim olan, iyi, akıllı kişi ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi nefsinin boş isteklerine tabi olup ölümü unutarak gaflete dalan kişidir.” buyurmuşlardır.

Ölümü unutmak gaflet, ölümü hatırlamak uyanıklıktır. Nefs ise ölümü sevmez, onu hatırlamak istemez. Ne var ki insanın ölümden uzak kalması, ondan kaçabilmesi mümkün değildir. Böyleyken onun varlığı bir ders, bir yol göstericidir. Ebu Derda r.a. Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bize nasihatçi ve vaaz edici olarak ölüm, uyarıcı olarak zaman yeter. Zaman her şeyi birbirinden ayırır. İnsan bugün meskenlerde, yarın mezarlardadır.”

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu:

– Allah bir kulunu sevdiği zaman onun halini güzelleştirir.

– Ya Rasulallah, Allah kulunun halini nasıl güzelleştirir, diye sorulunca da buyurdular ki:

– Eceli yaklaştığı zaman ona salih ameller yapmayı nasip eder. Böylece kendisi ve komşuları ondan razı olurlar.

Ölüm, yolumuzun üzerinde bir köprüdür. Hepimiz bu köprüden geçeceğiz. Ama önce halimizin güzelleşmesi şart. Hazret-i Aişe r.a. validemizin bildirdiği hadis-i şerife göre de Rasulallah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah kuluna hayır vermek istediği zaman, ölümünden bir sene önce kendisine bir melek gönderir. Onu doğru yolda gitmeye, dinini yaşamaya muvaffak kılar. O kul en iyi halleriyle, en güzel ibadetleriyle ölür. İnsanlar da onu hayırla anarlar. O kul, vefat anında Allah’ın kendisine hazırladığı şeyleri görür ve bir an önce Rabbine kavuşmak ister. Çünkü bir sene boyunca o meleğin yardımıyla güzel, nuranî bir hayat yaşamaya muvaffak olmuştur.”

Allah Tealâ, rahmetine mazhar ettiği kulunun hatalarını temizlemeden dünyadan almaz. Ya bir hastalık verir veya bir musibet ya da geçimine darlık vererek sabretmesine ve böylece günahlarından temizlenmesine vesile olur. Bir zerre günahı kalmayıncaya kadar o kulu sıkıştırır. Eğer hâlâ günahları temizlenmediyse ölüm halinde ölümün acısını şiddetlendirir, ta ki arınıncaya kadar.

Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Eğer bir damarınız depreşir, ayağınız kayar, bir bela veya musibete uğrarsanız günahlarınıza kefaret olur.” Hayırlarla dolu bir hayat elbette Allah Tealâ’dan bolca ikramla karşılık bulur. Hatalarımızdan temizlenmek için başımıza gelen bela ve musibetleri de sükûnetle karşılamak hayrolur. Sabırsızlık ve isyan ise ancak durumu daha da zorlaştırır.

Bilmeliyiz ki Allah Tealâ bizi günahlarımızdan kurtarmak ve nimetlerine erdirmek istemektedir. Bizim de ölümü hatırda tutarak her an O’nun huzuruna çıkacağımızı bilerek yapacağımız bir hazırlık, her ne kadar O’nun keremine bir karşılık olmasa da, O’nun katında sevgi ve şefkatle karşılık bulacaktır. Allah ve Rasulü s.a.v. ölümü unutmamamızı buyurmaktadırlar. Ölüm rabıtası denilen tasavvuf ameli de bunun içindir.

Mehmet ILDIRAR • Semerkand Dergisi

Hala Vakit Var …

Yorum yapın

Allahu Tealâ Hazretleri dünyadan uzak durmamızı emretmiştir. Çünkü dünyanın sahte cezibesi insanı zayıf tarafından yakalar ve bu aleme meyledip, çirkin hallerle hallenmesine sebep olur. İlâhi sıfat ve kemalâtının ortaya çıkmasını engeller. İnsan aslî cevher ve kabiliyetini yitirir ve etten-kemikten ibaret, işe yaramaz bir hale gelir.

İnsanın dört düşmanı vardır: Nefs, şeytan, dünya ve şeytanın ahlâkı ile ahlâklanmış insanlar… Aslında temiz, yeryüzünde Allah’ın azametine layık olarak yaratılmış olan insan, bu dört düşman sebebiyle ibadetin lezzetini kaybeder. Tevbe ve istiğfar*dan uzaklaşıp, kalbi katılaşır, ahlâkı bozulur.

İki Cihan Serveri Efendimiz s.a.v., bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Allahu Tealâ’nın bir kulundan yüz çevirmesinin alameti, kişinin ahlâkının bozulmuş olmasıdır.” Evet, Allahu Tealâ bir kulundan yüz çevirdiğinde ondan rahmetini, inayetini keser, günahlarına rıza göstermemekle beraber kendi haline bırakır. Böyle bir kul da günahlarla, boş şeylerle vaktini geçirir.

Oysa insan, ömrünün kısa bir parçasını dahi boş şeylerle geçirir, yaratılışındaki aslî gayeyi bilmezse, dünya ve ahirette o anın hasretini çeker. Ömür boşa geçerse, dünyada da, ahirette de ibadet edememenin, Allah’a yaklaşamamanın pişmanlığını yaşar.

Efendimiz s.a.v. buyuruyorlar ki: “Kırk yaşını geçtiği halde, iyilikleri fenalıklarına üstün gelmeyen kimse cehenneme hazırlansın.” İnsanın böyle haberleri duyup korkması, bir an önce aklını başına alıp tevbe etmesi, dünyanın boş işlerinden, yol vurucularından uzaklaşıp Rabbi’ne dönmesi icap eder. Aksi takdirde bir rahmet olan bu uyarılar gerçeğe döner.

Ancak ibadetle, Allah’a kullukla insan kalbini yumuşatıp, tevbe ile Rabbi’ne yaklaşmaya, mağfiret edilip, yaratılışındaki temiz hale dönmeye yol bulur.

Ulema-yı İzam’dan İmam-ı Gazali k.s. Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Yüz sene ders yapsan, bin tane kitap okusan, yazsan, amel etmedikçe Allah’ın rahmetine hak kazanamazsın.”

Yine bir seferinde, mecazen: “İki bin kilo şarap tartsan boş; iyi bil ki içmeden sarhoş olamazsın.” buyurmuşlar.

Şu halde kulun vazifesi, Allah’a itaattir, ibadettir ki, binlerce yıl yaşasa da, hayatı boşa gitmesin.

Hz. Şiblî rh.a., velilerden bir hadis alimidir. Mübarek hayatlarını naklederken beyan buyuruyorlar ki:

“Ben dört yüz hocaya hizmet ettim, onlardan ders aldım. Dört bin tane hadis ezberledim. Bu hadislerin her birinin kudsi vazifeleri, nurani hikmetleri olduğunu bildim. Ama her bir hadisin muhtevasını yapmak mümin için güzel olmakla beraber, bu dört bin hadis içinde dünya ve ahiret saadetimle yakın alakalı olduğunu bildiklerimi seçeyim, onlarla amel edeyim dedim.

Dört bin hadis içerisinden bir tanesini seçtim. Bu hadisle amel ettim. Dünya ve ahirette bana yeteceği kanaatindeyim. O mübarek hadis-i şerif şudur:

“Dünya için çalış, orada kalacağın kadar. Ahiret için çalış, orada kalacağın kadar. Cehennem için çalış, dayanabileceğin ateş kadar. Allah için çalış, O’na muhtaçlığın kadar.”

İnsan, aldığı her nefesten attığı her adıma, her şeyiyle her an Allah’a muhtaç değil midir? Bir kıvılcıma bile dayanamazken, cehennem ateşine dayanabilmesi mümkün müdür? Elbette değil…

Öyleyse bir an önce aklı başa toplayalım, dünya hayatını Allah için dolu dolu yaşayalım ki, yoldaşımız pişmanlık olmasın..

MEHMET ILDIRAR

Tasavvuf ve İslam

Yorum yapın

Her müslümanın, inanç ve ibadet esaslarını öğrendikten sonra ihlâsı öğrenmesi şarttır. Yani Allah Tealâ’ya riyasız, yapmacıksız, samimi kul olmayı da öğrenmesi gerekir. Çevremizdeki ilişkilerde samimiyet, dürüstlük nasıl ki seviliyor, takdirle karşılanıyorsa, Allah Tealâ’yla irtibatımızda da samimi, içten olmamız bizi O’na daha yakın kılar.

Muaz b. Cebel r.a. Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifin bildirdiği üzere, yedinci kat semadaki melekler ibadetlerimizi, işlerimizi kontrol ederler. Allah için ihlâslı olup olmadıklarına bakarlar. Riyalı, yalancı, samimiyetsiz işler yücelere çıkamayıp geri çevrilirler.

İhlâsı edinmek için alınan eğitime, tahsile tasavvuf denir. Tasavvuf eğitimi, taşı pirinçten ayıklamak gibi ibadetlerimizi de riyadan arındırmayı gaye edinmiştir. Usulüne uygun davranan kişileri güzel ahlâk sahibi yapar.

İmkanımız olmasına rağmen farz olan dinî bilgileri öğrenmezsek günahkâr oluruz. İhlâsın öğrenilmesi de böylesine önemlidir. Bir din alimi bile olsan ihlâsı öğrenmemişsen hataya düşersin. Mesela şeytan, alimleri önce hizmete teşvik eder, sonra da: “Senin gibi konuşan, bilgili, cemaati çok olan başka bir hoca daha yok!” diyerek riyakâr eder, cehenneme sürükler.

Bu yüzden alim olsun cahil olsun herkesin tasavvuf eğitimine ihtiyacı var. Tasavvuf dinden ayrı değildir. Kaynağı dindir ve makbul bir dindarlığı yaşamaya en büyük yardımcıdır. Mesela hasedin ve kendini beğenmişliğin ne olduğunu öğrenmeden, bu iki kötü huydan kurtulmadan yapılan ibadetler nasıl semalara yükselecektir. Aksine, bu iki kötü huy ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi yapılan ibadetlere zarar verir.

Tasavvuf, ilmin iki kısmını da şart koşar. Öncelikle en azından temel dinî bilgilere sahip olmak, kendi kanaatiyle değil de dinin bildirdiği şekliyle haramı helali, farzı nafileyi ayırt edip günlük hayatında ona göre hareket etmek, iç dünyasında ise tasavvufun usulleriyle gayret edip ahlâkını güzelleştirmek…

İlimsiz, bilgisiz dervişlik şeytana maskara olmaya yol açar. Derviş olan bir eliyle Allah’ın emirlerini ve kitapları okur, diğer eliyle kendi ahlâkına bakar. Gününü başkalarının kusurlarıyla uğraşarak geçiren kişilerin yaptığı dervişlik değildir.

Halbuki tasavvuf ehli olanlar her zaman insanlar arasındaki ilişkilerde yapıcılıklarıyla bilinegelmişlerdir. Güzel ahlâkı edinmeye çalışırlarken toplum düzeninin de temel taşı olurlar. İnsanlar arasında fitneye yol açabilecek konulardan uzak dururlar. Herkesin iyi halini ister, kötü durumlara düşmelerini istemezler.

Bunların kâmil, olgun insanlara has davranışlar olduğu ortadadır. Bu kemalâtın mal mülk çokluğuyla, makamla mevkiyle bir ilgisi yok. Zahir ilminde ilerlemiş olmak da tek başına yeterli değildir. İlmin çoğalması kibri getirdiyse bu bela olur. İlim arttıkça kibir yerine tevazu artmalıdır, halim selim olmalıdır. İlmi arttıkça ameli de artmalıdır. Ameli arttıkça zühd ve vera sahibi olmak gerekir. İlmi artan kimsenin ameli artmayıp kibir ve riyası artıyorsa onunki yalnızca ezbere bir ilimdir. Fetva verecek bilgiye sahiptir, fakat asıl ilimden yoksundur. Asıl ilimden murad, kulun kendini ve Rabbini bilmesi, Allah’tan korkup O’nu arzulamasıdır. Bu da nefsi ıslah edip güzel ahlâkı edinmedikçe gerçekleşmez.

Mehmet ILDIRAR

Hizmet Adabı

1 Yorum

Allah’ı (c.c.) bilmek ahlak ve kemalat ile olur. Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılırsak muzafferiyet daima İslâm’ın ve müslümanlarındır. Bizim meşrebimizde sofilik ve vekillikle mağrurlanmaktan ve benlikten vazgeçmekle olur. Tasavvufta “ben” yok, “biz” vardır. “Ben ettim” diyen tarikattan uzaklaşır. Gavs-ı Bilvanisi Hz. (k.s.) tarikat adabı ile ilgili çok sözler söylemiştir. En önemlilerden biri de şudur:

Hizmet için gittiğiniz yerlerden kat’i surette bir çorap dahi almayınız. Aldığınız takdirde sevabını peşin almış olursunuz. O zaman, bir daha bize gelemezsiniz. Allah’a ve halka hizmette, ahiret sevabından başka bir talebiniz olmasın. Sâdâtlar sizin suretinize girip halkı irşad ederler. Sakın, halkta meydana gelen inkişafı kendinizden bilmeyin. Kendinizden bilirseniz o an tarikattan /mânevi tasarruftan düşersiniz. Yoksa hakikatte hidayet Allah’ındır.

Şuna şöyle dedim, önceki hali böyleydi, ben olmasaydım, siz onun halini görseydiniz…’ gibi tebliğde bulunmayın. Böyle yapanın akıbeti kötü olur. Öyle diyenin kendisi tarikattan merdud olur. Muasır aynı devirde yaşayan diğer meşayihin alimlerin-tasavvuf büyüklerinin de şerefini koruyunuz. Din büyüklerine dil uzatmayın. Halkın övmesini de, sövmesini de önemsemeyin. İşiniz halk değil, Hak Teala olsun.

Hâce Ubeydullah Hz.(ks) müridlerine şöyle dedi:hizmet nimettir
Sizlerde bir nispet hasıl olduğu zaman nasıl olursa olsun o nispeti şeyhinize ve Sâdât-ı Nakşibendiyye’ye verin. Onların nispeti ve himmeti deyin.

Kutbüddin Haydar Hz. adında bir şeyhin sofisi, Şeyh Şehabettin es-Sühreverdi Hz.’nin (ks) ziyaretine gitmişti. Orada karnı acıktı. Yüzünü kendi şeyhinin tarafına dönerek, “Ya Kutbüddin Haydar, Allah’ın hatırı için bana yarım et, acıktım.” dedi. Bu durumu Şeyh Şehabeddin es-Sühreverdi Hz.(ks) mânen bildi. Sofinin biriyle ona yemek gönderdi. Acıkan sofi de karnını doyurdu. Sonra yüzünü yine kendi şeyhi Kutbüddin Hz.’ne doğru döndürdü: “Efendim, Allah sizden razı olsun. Sayenizde Allah Teala bana ikram etti” dedi. Bunu da yanındaki yemeği getiren sofi işitti ve kızdı. “Bizim şeyhin yemeğini yedi de döndü kendi şeyhine teşekkür ediyor!” diye düşündü. Şeyhine gidip olanları anlattı. Şeyhi ona şu karşılığı verdi: “Gördün mü oğlum, bu sofiden müridlik öğren. Mürid her himmeti, şeyhinden bilmezse kemalat elde edemez.

Gavs-ı Bilvanisî Hz.(ks) buyurdu: “Başka şeyhlerin müridleri yanında oturduğunuz zaman onların şeyhlerini methedin. Dikkat edin, onlar da Şah-ı Hazne’ye münkir olmasınlar.”

Şu halde, nerede sohbet edersek edelim, kim hangi şeyhe bağlıysa, onları edeple ve hürmetle yad etmek icab eder. Hep kendi şeyhini methedip, onları zelil düşürürsen hiç kimse bu yoldan istifade edemez ve perde olmuş olursun. Yine Gavs-ı Bilvanisî Hz.(ks) buyurdu:”Edepli olun! Sofi ve vekiller de edebe çok dikkat etsinler.

Bu yolda âdâb bozulursa mânevi nisbet/tasarruf kesilir. Bu büyüklerin yolu baştan sona âdâb, edep, kâmil mürşide teslimiyet, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e ve Yüce Allah’ın hakkına hukukuna riayettir.

Dervişlik zordur…Haddi, hukuku bilmek lazımdır. Haddi, hukuku bilmeyenin dervişliği yalancılıktır. Mademki senin Peygamberin, senin Mürşidin merhamet sahibidir. Sende merhametli olup adaveti bırakmalısın. Mademki şeyhimiz “Hâdimü’l-müslimin/müslümanların hizmetçisi” vekillik görevi verdiklerine imza atıyor, o zaman sofi ile vekil ne demek oluyor? Hizmetçilerin de hizmetçisi…Hademelerin de hademesi…

Sofi mürşidini güzel örnek olarak kabul etmelidir. Ona benzemeye çalışmalıdır. “Ben şeyhin yirmi otuz senelik müridiyim” diyenler, yirmi otuz senede şeyhin güzel ahlakının ne kadarını aldı? Sabır mı öğrendi, şükür mü? Hizmeti mi öğrendi, tevazuyu mu? Kendini şeyhine ne kadar benzetebildi? Mademki mürşidinde Peygamber hasleti/ahlakı var, vekilde de sofide de bu haslet olmalıdır. Eğer sende Peygamberlerin hasleti tahakkuk etmiyorsa nefsinin ve şeytanın ahlakı baskın demektir. Çünkü Peygamberlerin en temel özelliği beşeriyet için numunedir. Mevlana Hz.’nin buyurduğu gibi:

Mum, odun ateşe feda olunca ışık verir, nura dönüşür. Sürme taşı göze sürülünce gözde görme kuvveti artar. Bir kamilin eteğine yapışan da, kendinden kurtulup bir zindenin vücuduna ittisal edince/tutununca, o kimse onun gibi olur.

Mum yandı, odun yandı, nur oldu. Sürme taşı, taşken göze çekildi, basiret gözü açıldı. Akan sel denize katıldı, derya oldu. Yağmur gökten indi, tarlaya girdi, patlıcan, biber oldu. Sen de gökten inen yağmur gibisin. Patlıcan, biber olmaya bak. Dikenli faydasız bir nebat olma. Ölü ile oturan dirinin de vay haline ki kendisinden dirilik zail olur, ölülerin haline geçer.

Seyr-i sülükte bulunanlar ya talib yada matlub olur. Talib olanlar henüz sülüke başlayanlardır. Matlub olanlar ise sülukunu bitirmiş sofiler/velilerdir. Sâlik, mânevi hastalıklardan kurtulmadan fena ve beka mertebesine çıkamaz. Hastanede yedi sene yatanın hastalığı geçmemişse, taburcu olamayacağı gibi, “Bu yedi sene kalmış, taburcu edelim” demezler. Hastayı şifa bulunca hastaneden çıkarırlar. Sen, “Ben otuz senelik sofiyim!” dersen, bu yolda seni taburcu etmezler. Çünkü nefsin bağırıp durur. Büyüklenmekle sofilik, velilik olmaz. Sofilik seneyle olmaz, sineyle olur.

Mehmet ILDIRAR

Makbul tevbenin alametleri

Yorum yapın

Herkes tevbe ettiğine kanaat getiriyor, yalnız tevbelerin kabulünün bazı şartları vardır.

Mehmet ILDIRAR’ın yazısı

Üç meseleyle tevbekârın alameti belli olur:

Dilini lüzumsuz söz, gıybet, söz gezdirme, yalan gibi afetlerden korur.

Hiç kimseye karşı kalbinde haset ve düşmanlık yoktur.

Bütün günahlarından ve kötü arkadaşlarından Allah Tealâ onu ayırır.

Şu halde tevbe , sadece sözleri ile: “Ya Rabbi bağışla, ben pişmanım.” demekten ibaret değildir. Tevbenin hukuku çok derindir.

Mümin kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe kâmil olmaz. Şu halde tevbelerimiz noksandır. Kâmil bir makama götürmek için tevbenin hakikatına , tevbe -i nasuha ulaşacak sebeplere yapışmamız lazım gelir.

Ulemanın bildirdiğine göre, Allah Tealâ tevbekâr kuluna dört ikramda bulunur:

Kötü arkadaşları bırakır. Zira kötü arkadaş insanın kötü yola gitmesine vasıtadır. Hadis-i şerifteki: “İmanın en alt derecesi yoldaki taşı kaldırmaktır.” sözlerini Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle açıklamıştır: Yoldaki taştan maksad nefstir . Zira Allah yolundaki insanın en kötü arkadaşı kendi nefsidir.

Tüm taatlara yönelik olmak şartıyla ve ibadetleri ifa etmekle her günahı bırakır.

Kalpten dünya sevgisi gider. Ahiret hüznü yerleşir.

Allah Tealâ’nın kefil olduğu şeylere karşı bir endişe duymaz, fakat akıbetinin ne olacağını da kestiremez.

Ebu Ümame Bahilî Hazretleri, Rasul-i Kibriya s.a.v.’den şöyle rivayet etmiştir:

“Sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğin kumandanıdır. Kul bir iyilik yaptığı zaman hemen onun lehine on iyilik yazar. Kul bir kötülük işlediği zaman sol taraftaki melek onu yazmak isterse sağdaki melek şu emri verir. ?Şimdilik dur!’ Bu şekilde onun hatasını altı veya yedi saat bekleyerek, kul ettiğine tevbe edip Allah’dan bağışlanmayı isteyene kadar yazmaz. Allah’dan bağışlanmasını istemediği takdirde onun aleyhine bir kötülük yazar.”

Hz. Ebu Bekir r.a.’dan bildirilen hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor: “Bir günah işlediğinizde derhal bir iyilik edin. Zira abdest ve gusül alır da Allah’ın huzuruna durup iki rekât namaz kılar, o iyilikten sonra bir tevbe ederseniz, Allah Tealâ sizin tevbenizi kabul buyurur.”

Bunun için her birimizin günahın arkasından iyilik etmeyi adet edinmemiz lazım gelir. Nice arif menkıbelerinde vardır ki, murad için bir arif-i billaha giden kimse, o mübareğin şöyle bir hitabıyla karşılaşır.

- Yanında biraz para filan var mı?

- Var efendim.

- Sen git, onunla yetimlere ve sadakaya muhtaç olanlara iyilik et. Elinden gelirse birkaç gün oruç tut. Gece seherlerde kalk, bir miktar namaz kıl. Sonra Allah Tealâ’ya sıdk ile tevbe et, Allah Tealâ seni muradına erdirir.

Görülüyor ki iyilikler kötülükleri yok ettiği gibi, her bir kötülük de makamımızı aşağıya dü şürür.

İmam-ı Hasan r.a.’dan beyan buyurulan hadis-i şerifte Rasululah s.a.v. şöyle buyurmu ştur:

“Her kulun iki meleği vardır. Bunlar Kiramen Kâtibin’dir . Sağ taraftaki melek sol taraftakininin kumandanıdır. Kul kötü bir iş işlediği zaman sol taraftaki melek sorar: ?Bunu yazayım mı?’ Sağ taraftaki şöyle buyurur: ?Beş günah işleyinceye kadar yazma.’ Beş günah işledikten sonra sol taraftaki tekrar sorar: ?Yazayım mı?’ Sağ taraftaki melek: ?Bir iyilik yapıncaya kadar bekle.’ der. Bir iyilik yaptığı zaman sağ taraftaki melek şöyle der: ?Bize bir iyiliğe on sevap yazmamız emredildi. Gel, bu yaptığı bir iyilik için on kötülüğü silelim. Ayrıca lehine beş iyilik yazalım.’ Bunun üzerine şeytan bağırıp sızlanarak: ?Ben insanlara ne zamana kadar yetişebileyim!’ der.”

Allah Tealâ buyurmuştur: “Muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yola giden kimseyi bağışlarım.”

Tevbede sabit kalmanın en güzel yolu sadıklarla beraber olmak, gönlünü Allah’a bağlayan, ilmiyle âmil ulemanın, ariflerin terbiyesine girmektir.

Sebepler ve Hakiki Müsebbip

Yorum yapın

Tasavvufî hayatın en müşkül meselesi nefsin halleridir.

Mehmet ILDIRAR’ın yazısı

Nefsin en zor katlandığı mesele de kader ve kaza muktezası musibetlere sabır işidir. Bilindiği üzere, kaza ve kader meselesi imanın hükümlerindendir.

Allah Tealâ, Kur’an-ı Azimüşşan’da buyurmaktadır ki: “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.”(Şura, 30) Esasen bize gelen bir musibet, ellerimizle kazandığımızın çok az bir parçasıdır. Hak Tealâ çok şeyleri affetmektedir. Eğer O her bir güna­hımıza bir musibet gönderseydi, dağların-taşların çekemeyeceği kadar musibete giriftar olurduk.

Bela ve musibetlerle karşılaştığımızda bazı sebeplere tevessül etmek, mesela hastalanınca doktora ya da ilaca başvurmak kulluğa aykırı değildir. Unutmamalıdır ki, bunlar vesileden ve teselli kaynağı olmaktan ileriye gitmez.

Şunu da bilmelidir ki, bize gelen musibetler, günahlarımızın kefareti olmakla rahmetin kendisidir. Eğer musibetleri dünyada çekme­yecek olursak, ölüm acısıyla, kabir sıkıntısıyla, Sırat’ın zorluğuyla, Mahşer’de hiçbir gölgenin bulunmadığı günde güneşin tepemize dikilmesiyle, Arasat meydanındaki binbir türlü zorlukla çekeceğiz.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuştur: “AdemoğIuna isabet eden, gerek bir değnek ucu olsun gerek bir ayak kayması, gerekse damarının deprenmesi olsun, muhakkak bir günahı sebebiyledir.”

Şu halde gözümüzün ağrısı, gönlümüzün sıkıntısı, ayağımızın kayması, bacağımızın şişmesi, hasılı maddi ve manevi musibetlerin cümlesi, muhakkak insanın bir günahı sebebiyledir. Allah Tealâ’nın rahmet ve inayetine şükretmeli ki, böyle ufak musibetlerle ahirette ebedi olarak çekeceklerimiz ortadan kalkmakta, günahlarımıza kefaret olmakta ve Allah katında derece almamıza yol açmaktadır.

Enbiya ve evliyanın düçar olduğu hastalık ve musibetler ise böyle hallerde ne yapılacağını, nasıl yapılacağını insanlara göstermek içindir. Onlar da böyle hallerde sabır ve teslimiyet ile makamat kazanarak nimetlenmiş olurlar.

Kul her zaman günah işlemeye meyyal olup, yaradılışı buna müsaittir. Nefsi daima keyif ve safayı arzulur , günaha ve isyana mey­leder. Hatta birçoklarımızın ibadet ve taatlarımızda bile günahlarımız olur. Riya olarak yapılan amel günahtır, vebaldir. Karşılığında dünyevî bir menfaat beklenmesi de böyledir. İçerisine kendini beğenmişlik karışan ibadet de aynen böyledir.

Anlaşılıyor ki başımıza gelen bela ve musibetler sadece işlemiş olduğumuz çirkin fiil ve işlerden dolayı değil, kamil sıfatla yapamadığı­mız ibadetlerden ve hukuka riayet etmediğimiz taatlerden de kay­naklanmaktadır.

Başımıza gelen bela ve musibetlerin iki yönü vardır: Sebepler alemi ve sebeblerin arkasında hakiki müsebbip olan Allah.

Üşütmek sebep, hasta olmak neticedir. Hastalığın arkasında Allah Tealâ vardır. Dilediği kadar hasta eder, dilediğini öldürür, dilediğine şifa bahşeder. Fakirlik, zenginlik gibi haller de sebepler cümlesindendir. Bunların arkasında müsebbib -i hakiki Allah Tealâ’dır . O dilemezse hiçbir sivri­sinek kimseyi ısıramaz. Kainatta olmuş, olacak, bitmiş, yapılacak her bir mesele ilâhi kudretin hükmü neticesidir ve sebepleri yaratan Allah Tealâ’dır .

Ataullah İskenderî k.s. Hazretleri “el- Hikemü’l Ataiyye”de insanları mertebelere ayırırken, bir kısım insanları sebepler içinde kalmışlar olarak vasıflandırmıştır ki, kazancı ticaretten, hastalığı mikroptan, açlığı yemekten, hakareti adaletsizlikten bilirler. Evet, adetullah umumiyetle neticeleri sebeplere bağlı kılmıştır. Ama neticeyi yaratan şeksiz-şüphesiz O’dur .

Musibetlere sabırla katlananlar, Allah Tealâ’ya rızanın en büyük nimet olduğunu, takdire razı olmanın en büyük fazilet olduğunu bilen­lerdir. Bütün ibadetlerin, taatların , bela ve musibetlere sabrın neticesi Allah rızasıdır.

“Allahu Tealâ’dan ne beklersin, O seni mükafatlandıracak olsa, izin verse ne istersin?” sualine verilecek cevap şudur: “Rabbim’in rızasını isterim.”

Allah’ın rızasından büyük nimet olmaz. Yüz bin cennet O’nun rızasından üstün değildir.

Ayet-i celilede : “…Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razı olmuşlardır.” (Beyyine, 8) buyurulmaktadır ki, Allah’tan razı olmanın hali, Allah Tealâ kulunu hangi halde bulundurursa, o hale razı olup şikayet etmemektir.

Tasavvuf, iyi kulluk içindir

Yorum yapın

Tasavvuf baştan sona kadar edeptir. Bu edeb, ilâhi emir ve yasaklara teslimiyeti, Peygambere tabi olmayı gerektiren bir edeptir. Allahu Tealâ’ya edeb muhabbetle, Peygamber’e edeb ona uymakla olur. Yani tasavvufî hayat, Allah ve Peygamber sevgisini tahsil etmektir. Çünkü kişi neyi severse, o sevdiğinin emrine teslim olur. Arifin biri buyuruyor: “Ben o kimseye şaşarım ki, başkalarından utanarak o çirkin işi yapmaz ama Allahu Tealâ kainatın yaratıcısı olarak her şeyini görür de, O’ndan utanmaz.” Allah’dan utanan, herkesten utanmış sayılır.

Dinî hükümlere uymak, Allah’ın azametini artırmak veya mülkünü genişletmek için değildir. Allahu Tealâ’nın kullarını ibadet ve taatla sorumlu kılması, her bir ibadetin hikmeti olduğundan ve menfaatinin yine kula ait olmasından dolayıdır. Nasıl bir doktor, hastasına “bu hastalıktan kurtulmak istiyorsan ilaçlarına ve perhizine dikkat et” der ve o hasta buna riayet etttiğinde menfaati kendisine olursa, ilâhi emirlere uymanın da kula binlerce menfaati vardır. İnsan tasavvufî hayata girince, bu menfaatleri gözleriyle görür. Evliyaya muhabbet enbiyaya muhabbeti, o da Hakk’a muhabbeti doğurur. Dolayısıyla Allahu Tealâ ve Peygamber’e uymak da ilâhi emirlere uymayı tatlı hale getirir ve kolaylaştırır.

Tasavvufun en büyük faydası, ibadetleri severek yaptırdığı için kolaylaştırmasıdır. Tasavvuf insanda muhabbeti hasıl eder. Evinizde itaatsiz çocuklarınız, hanımınız, gelininiz ya da kocanız varsa, onların itaatkâr hale dönüşmesi, Allah muhabbetini eve sokmakla mümkündür. Böylece kavgalar biter, ülfet ve ünsiyet peyda olur, rızkınız da bollaşır.

İnsanların yerine getirmesi gerekli olan dini hükümler zahirî ve batinî olarak iki kısma ayrılır. Fertlerin vücudunu ve maddi alemini ilgilendiren hükümlere zahirî hükümler denir. Bunlar da emirler ve yasaklar olarak ikiye ayrılır. İlâhi hükümlerin kalp ile ilgili olan hususları batinî hükümler kısmına girer.

İnsanların çoğu kalp ile, ruh ile, letaif ile ilgili olan batinî amellerden habersizdir. Mesela ihlâsı kazanmak, rızayı beklemek, huşuyu bilmek, tevekkül etmek, vakar ve metanet sahibi olmak gibi… Bütün bunlar peygamberlerin ahlâkıdır. Peygamberlerin insanlardan üstünlüğü bunlarladır.

Tasavvufî hayat, batinî vazifeleri yerine getirmekle zahirî amelleri kâmil kılar. Allahu Tealâ, Mümin Suresi’nde ibadetlerde huşuyu emretmiştir. İbadetler imanın kemale ermesi içindir ve imanın kemali de Hakk’a tevekkül, teslimiyet ve O’na ibadettir. İbadet etmek kadar insanı Allah’a yaklaştıran bir nimet yoktur. İbadet sabrı gerektirir. Sabır ise kalbin olgunluğudur ve peygamber ahlâkıdır.

Mehmet Ildırar

Cahil Sofilik Olur mu?

Yorum yapın

Allah ve Rasulü’nün bildirdiği gibi İslâm’ı yaşamadan tasavvufî bir hayattan söz edilemez. Bunun için ehl-i tasavvuf olan kişilerin, mürşidin manevi terbiyesi altında seyr-i süluklarını tamamlarken dinin emir ve yasaklarına ve Rasulullah s.a.v.’in sünnet-i seniyyesine uymaları gerekir.

Mürit, yani isteyen, talep eden kişi, Allah’ın hükümlerine sarılıp O’nun yolunda ilerlemeyi talep eden kişidir. İslâm’ı, Rasullullah s.a.v.’in bildirdiklerini bilmeden, Allah’ın hükümlerine teslim olmadan, ibadet ve taati ciddiye almadan mürit olunmaz. Yolunda olunanın yolunda ilerlemeyi istemeden, O’nu istemesi samimi olmaz. Bir mürit, mürşit eli tuttuktan sonra hemen dinini öğrenmesi, eksiklerini tamamlaması gerekir.

Şam’da doğup yine orada vefat etmiş olan fıkıh alimlerinin büyüklerinden İbn Abidin hazretleri, zahir ilim eğitimini tamamladıktan sonra tasavvufta da eğitimini tamamlamıştır. Büyük bir ilme sahip olarak Mevlâna Halid hazretlerinin halifesi olmuştur.

İbn Abidin hazretleri, kadın olsun erkek olsun, her müslümanın dinini muhakkak öğrenmesi gerektiğini buyurmuştur. Bir mümin hangi işi yapacak, hangi ibadeti ifa edecekse onunla ilgili bilgiyi öğrenmesi farzdır.

Şu halde ilk işimiz, dinimizi öğrenmek için sıkı bir gayret içerisine girmektir. “Her kime hikmet verildiyse ona pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara, 269) ayetindeki hikmet kelimesini tefsir alimleri fıkıh ilmi olarak tefsir etmişlerdir. Bunun içindir ki ilimlerin en hayırlısı fıkıh ilmidir. Fıkıh ilmi ibadet, taat, alışveriş, insanlar arası münasebetler, miras gibi hususları içine alır.

Allah’tan korkan, takva sahibi bir fıkıh alimi, durmaksızın ibadet eden zahitten üstündür. Tasavvufta adı geçen riya, ucub, ihlâs gibi meselelerin fıkıh ilminde de hükmü bulunduğundan, bunların hükümlerini bilmek de farzdır.

İbn Abidin hazretleri bir eserinde şöyle buyurmaktadır: “İhlâsı elde etmek için kalp bilgilerini öğrenmek de farzdır. Tasavvufî hayat, ahlâk-i hamide (övülmüş, güzel ahlâk) olarak ihlâsı, samimiyeti, dürüst, mert olmayı, niyetin her türlü kötü fikirden arındırılıp doğru olmasını emreder. Tam bir muhabbet ve marifeti istediği gibi, düşük, kötü ahlâk olan harama yönelmeyi, ucubu, hasedi ve riyayı yasaklar.”

Hangi meselenin haram, hangisinin helal olduğu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bellidir. Niyet, ihlâs, marifet, iman-ı kâmil, muhabbet gibi hususlar emredilmiştir. Gösteriş, kendini beğenmek, başkasının elinde olanı kıskanmak, haset etmek, cimrilik gibi hususlar yasaklanmıştır.

Emredilmiş veya yasaklanmış olan bu hususların bilinmesi de farzdır. Çünkü bir kişi ibadetinde, bilhassa Allah rızası için yaptığı bütün işlerde riyakârlık yapar, göstere göstere yapıp insanların takdiri peşine düşerse ya da kendini ibadeti bol iyi kullardan görüp başkalarını küçümserse yaptığı amelin sevabından mahrum olur.

Böyle bir hataya düşmemesi için ucub ve kibiri, yani kendini beğenme ve büyüklenmenin ne olduğunu, Allah ve Rasulü’nün bu konuda bizden ne istediğini bilmesi gerekir. İnsan, Allah’ın kuludur, Allah’ın rızası için yaşar. Bu yüzden doğru niyetli, ihlâslı ve yapacağı ameller için bilgili olmak zorundadır.

Mümin alışverişi, nikâh ve talâkı da bilmelidir. Evlilik kurumunun sağlıklı bir şekilde devam etmesi için nikâha, boşanmaya dair meseleler öğrenilmelidr.

İbn Abidin hazretleri, cahil kimselerin iman dairesinden çıkartacak kelimeleri, hatalı sözleri sık kullanmalarının muhtemel olmasından dolayı, imanın her gün yenilenmesinin, nikâhın da ayda bir iki kez iki şahit huzurunda tazelenmesinin icap ettiğini söylemiştir.

Mehmet ILDIRAR • 134. Sayı / DİĞER YAZILAR

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 70 takipçiye katılın