Bu Zamanda Sofilik?(Seyyid Saki)

Yorum yapın

Saki Seydime sofinin biri soruyor, seydim eskiden cok muhabbet vardı şimdilerde eski muhabbet yok nedendir?

Seydim şöyle buyuruyor:

“Muhabbet,Gavs-ı Azam(ks) zamanında en yüksek yere ulaştı,sonra Seyda Muhammed Raşid(ks) hz.leri zamanında bu muhabbet devam etti bu zaman ise Akıl , İlim ve Zikir zamanıdır .

Tasavvuf,Kur’an ve Sünnet Yoludur

Yorum yapın

Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir.

Müslümanlar da bu dine kâmilen uymakla mükelleftirler. İç ve dış bütün hayatını dinin sınırları içinde, onun koyduğu hükümler doğrultusunda tanzim etmedikçe, bütün varlığı ile inanarak, benimseyerek ve severek uygulamadıkça bir müslüman kâmil bir mümin olamaz. Kâmil bir mümin olmak, ancak maddî-manevî, zahirî-batınî, iç ve dış insanın bütün yönleriyle dinin ahkâmına bağlı olmasıyla mümkündür.

Hayatın görünen yüzüyle (zâhirle) fıkıh ilmi, iç alemimizle de (bâtınla) tasavvuf ilmi ilgilenmektedir. Bütün islâmî ilimlerde olduğu gibi fıkıh ve tasavvufun da kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Tasavvuf, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah’tan gayrı her şeyden (mâsivadan) ve ahirete hiçbir faydası olmayan söz, hayal ve düşüncelerden (havâtırdan) korumanın, nefsi kötülüklerden arındırmanın yollarını gösteren, Kur’an ve Sünnet ışığında eğitim yapan manevi bir ilim ve terbiye okuludur.

Tasavvufî yaşantısı olmayan, kalbini kontrol edemeyen, kalbî amellere önem vermeyenlerin İslâm’ın güzelliğini hissederek yaşaması, Allah’a yakın (mukarreb) kullardan olması imkansız derecesinde zordur.

İnsanoğlunun halifetullah sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde aslî ve değişmez gayesi, Hak bilgisini (marifetullahı) elde etmek, ibadet ve itaatle kul olmaktır. Kâinat bu ulvî gayenin gereği olarak insanın hizmetine verilmiştir. İnsanın hakiki haysiyet ve şerefinin muhafazası da bu gayede ısrar etmesine bağlıdır.

İnsan, akıl, ilim ve hikmetin aydınlığında kaldığı müddetçe bu gayeyi anlamakta güçlük çekmez. Kaldı ki Rabbimiz, Rahim sıfatının bir tecellisi olarak insan aklına yol göstermek ve insanın Bezm-i Elest’te Rabbine verdiği sözü hatırlatmak için peygamberler göndermiştir. Mucizelerle desteklenmiş olan peygamberler, beşeriyeti ilim, hikmet ve marifet nuruyla doldurmuş, sırat-ı müstakimde, dünyevî ve uhrevî saadet yolunda dosdoğru rehberler olmuşlardır.

Öyle ki, ibretle tefekkür eden insan, naklî (nakledilmiş, rivayet edilmiş) delil ve bilgilerin bir güneş, aklın ise bu güneş sayesinde görebilen bir göz hükmünde olduğunu anlar. Hayır ve şerrin karışık olduğu ve şerrin içinde hayrı bulup çıkarmak gibi hassas bir vazife ile mükellef olduğumuz bu imtihan dünyasında, rehbersiz akılla sapkınlığa düşmemek için, nakil güneşiyle aydınlanan “Tevhid” gerçeğini görmeye azami gayreti göstermeliyiz. Dışa dönük beş duyumuz ve içe dönük hafıza, idrak, hatırlama, hayal ve vehim gibi beş batinî hassamızla naklin emrinde olmalıyız. Ki böylece gaye yolunda emniyetli ve sağlam adımlarla yürüyebilelim.
sünneti seniyyeNakillerden, rivayet edilmiş bilgilerden açıkça anlaşılacağı gibi insanın değişmez üç aslî vazifesi vardır. Bunlar:

• İnsanın kendini bilmesi
• İnsanın Rabbini bilmesi
• Rabbi ile kendisi arasındaki münasebet ve muameleleri bilmesi ve hayatını buna göre tanzim edip düzenlemesi.

İnsanın kendini bilmesi, gayesini yani Rabbini bilmesi yolunda bir anahtar ve ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbü’l-Alemin’in bütün kudret ve sanatının incelikleri insanda mevcuttur. Bu sanatın inceliklerini tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki mükemmelliği, mahareti ve harikulâdeliği anlar ve hayranlığını gizleyemez. İnsan, cismanî ve ruhanî yapısı ve donanımıyla Yüce Rabbimiz’in kudretine, birliğine, vasıflarına ve sonsuz maharetine en büyük delil ve alamettir.

Hem insanoğlu kendini bilmekle nefsini ve sıfatlarını tanıyacak, felakete sürükleyen veya saadete götüren halleri anlayacaktır. Böylece felaket sebeplerini terk edip, saadet sebeplerine yapışacak… Bu imtihan aleminde gaye olan Hakk’ı tanıma ve O’na yakınlık (kurbiyet) kazanma yolunda kalbî yolculuğun inceliklerine vakıf olacak ve büyük cihadın, yani nefsle mücahedenin ne kadar ciddi bir hadise olduğuna muttali olacaktır.

Kendini bilip de bu yolla Rabbini bilen insan, Rabbi ile kendisi arasındaki münasebetlerin ve muamelelerin keyfiyetini de naklî delilleri esas almak suretiyle öğrenir. Bildiği ile amel eder ve gayesi istikametinde ebedi saadete doğru yol alır.

Kul, Rabbini kendi kusurlu anlayışı ile değil, Rabbimizin haber verdiği biçimde eksiksiz olarak, şanına layık sıfatlarıyla tanımalı ve Rabbini tanıma yolundaki engelleri bir bir tespit ederek bunları bertaraf etme yolunu öğrenip tatbik etmelidir.

İşte bu iki asılda toplanan bir tek gayeyi gerçekleştirmek için, nübüvvet güneşinden ışık alan velayet yıldızı hükmünde olan ariflerin, evliyaullahın, Habib-i Kibriya s.a.v.’in hakiki vârislerinin gittiği bir yol, takip ettiği bir usul vardır. Bu yol, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin, dinini takva ve azimet yoluyla yaşayanların yoludur. Bu tasavvuf yolu sözden ziyade hale önem veren, kalıptan ziyade kalbe önem veren bir yoldur.

Cenab-ı Hak “O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz (selim) bir kalple Allah’a gelenler (kurtulur).” (Şuara, 88-89) buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salâh bulursa bütün vücut salâh bulur. O fesada uğrarsa bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o (et parçası) kalptir.” (Buharî)

Ruh beden için ne mana ifade ediyorsa, zahiri ibadetlerimiz için de kalbî amellerimiz aynı şeyi ifade etmektedir.

Kişiden güzel haller, güzel ahlâk ve güzel ameller sadır olabilmesi için nefsin de mutmainne derecesine ulaşması gerekir. Rabbimiz itminan olmuş nefise hitap etmekte ve ondan razı olduğunu bildirmektedir. Rabbimiz’in hoşnut olduğu kullar nefsi mutmainne derecesine ulaşmış kişilerdir.

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10) ayet-i celileleri, nefis terbiyesinin ne mühim bir iş olduğuna işaret etmektedir.

Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek hususunda kişi öncelikle bütün hallerinde Allah rızasını gözetmeli, Sünnet-i Seniyye üzere yaşamalıdır. İbadetlerini Rabbini görüyorcasına huşû ile vaktinde yapmalıdır. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınmalıdır. Çok zikredip çok tefekkür etmelidir.

Mahlukata şefkat ve merhametle muamele etmeli, hizmeti şiar edinmelidir. Gecenin kalbi olan seher vakitlerini gafletle geçirmemelidir. Salih ve sıddîkların sohbetlerine iştiyakla devam etmelidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri k.s.: “Bizim yolumuz sohbet yoludur.” buyurmuştur. Kişi salihlerle beraberliği sayesinde dinin esaslarını, tasavvufu, adap ve erkânı, güzel ahlâkı öğrenip, yaşantısına yansıtma imkanı bulur.

Salihlerin hal yansımaları ile bilgilerin yaşanılması kolaylaşır ve hatta bir sevda halini alır. Kişinin nefsi ile cihadında en kestirme yol, dinin emirlerini samimiyetle yerine getirip, nehyettiklerinden şiddetle sakınmaktır. İstikamet üzere olmaktır. Bunu başaran kişi marifet ehli olur. Hakikate, kulluk makamına erişir.

Tasavvuf zannedildiği gibi bazı harikulâde haller yaşamak, kerametler göstermek değildir. Kur’an’a ve Sünnet ölçülerine uymak şartıyla harikulâde haller ve kerametler Allah’ın bir lütfudur. Ancak tasavvuf ehli bununla meşgul olmaz. Bilir ki bunlarla meşgul olmak gayeye ulaşmaya engel olur.

Kulun gayesi Allah Tealâ’dır. Tasavvuf ehli Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeylerden şiddetle uzak durur. Bu yolun büyüklerinden Mevlâna Halid k.s. şöyle buyurur: “Bizim yolumuzun yolcusu, zahiren halk ile olup bâtınen Hak ile bulunandır.”

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

MÜBAREK EROL

S.ABDULHALİM EROL – MÜRŞİDİN HESABI

Yorum yapın

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Al-i İmran, 104)

Mürşidi kâmil: Allah’a dost olmuş, kâmil, arif, zahid, her işi Allah için olan, olgun insandır. Zatı şahanesi Allah adına olduğu gibi, müridlerininde aynı ahlak üzere olması için çalışan, gece demeden gündüz demeden, emek veren gayret ve himmet sarf eden bir ariftir. Dahası hesabı Allah için olandır. Onun dışında her şeye kapalı olan kişidir. Hak adamlarının ve hakkı arayanların derdi nefislerinin çıkarı değildir. Onların kulluktan ve mertlikten başka bir dert ve davaları yoktur.

Tamda bu noktada, mürşidin sahip olduğu bu kutlu güzelliklere layık olabilme adına müridine düşen vazifeler ve ne tür bir haleti ruhi yakalama mevzuu önümüze çıkıyor ki, hiç şüphesiz mürşidin yardımına ihtiyaç olduğu gibi mürid anında bu halleri elde edebilmesi için yapması gerekenleri hakkıyla yapmaya çalışması gerekmektedir. Bu yolda, ilerleyebilmenin yegâne adresi, mürşidin emirlerine şeksiz şüphesiz itaat etmektir. Çünkü onun tek derdi yine sofileridir. Onlar öyle bir ahlak üzeridirler ki, nasıl ki Peygamber (s.a.v.) efendimiz ümmeti ümmeti dediyse, mürşidde onun boyasıyla boyandığı için her dem ümmeti Muhammed’in(s.a.v.) kurtuluşu için çalışır. Bize düşen en önemli vazife görevleri yerine getirmek ve verilen ilaçları tatbik etmektir. Tabibe giden fayda bulur ama ilaçları kullanmaz veya aksatır ise yaralar tekrar kaynar, hastalık yeniden baş gösterir. Ancak, bu ilacın fayda vermesi için arifler şu şartların yerine getirilmesini gerekli görmüşlerdir. Mürid, hastalığını kabul edecek ve bu hastalığın ilacının mürşidinde olduğunu bilecek. Hasta, ona bütün samimiyeti ile teslim olacak hasta, doktor tarafından verilen reçeteyi, gereğince uygulayacak.

Her kim böyle davranırsa, ona tasavvuf terbiyesi fayda verir. Bu kimse derdine derman bulur. Yoksa tenkid, şüphe, itiraz, acaba, neden ve niçin hesapları içinde bocalar durur ve bilecek ki Allah dostu olmuş kâmil veli, Allahtan bir an dahi gafil olmadığı gibi, müridlerinden de gafil değildir. Sofide bu duruna vakıf olup, hem zahirine hemde batınına dikkat edecek. Cahil, önündeki mürşidine bakarak edeblenir; ibadete yönelir, yerince susmasını ve gereğince konuşmasını öğrenir. Her dem onun ahlakından nasiplenecek.
Zikre başlayan zenginin önce gönlü, sonra eli açılır. Mala değil Allah’a güvenir, şükre yönelir, sevgiyle malından başkasına verir. Dolayısıyla zikrine dikkat edecek fakir, sevgi ile zengin olur, sabra alışır, kanaati tercih eder. Allah için sabretmeyi bilecek.

Hâce Abdülhâlik Gücdevânî’den k.s. oğlu şahsında bizlere de buyuruyor ki:
“Ey oğul! Bütün hallerinde ilim edeb ve takva üzere ol.
Güzel şarkı ve türkü sözlerini dinlemeye fazla kapılma; ruhun kararır, kalbinde günah tohumları yeşerir. Ancak her güzel sesi ve sözü de inkâra kalkma. Az ye, az konuş, az uyu. Helâl ye, helâlden kazan. Bunun için bütün gücünü sarfet. Şüpheli şeylerden de elini çekmeye çalış ki, huzur bulasın. Kâmil mürşidlere malın ve canınla hizmet et. Onların her halini aklınla değerlendirmeye kalkma. Onları asla kınama. Allah dostlarıyla uğraşanlar felah bulmaz. Urun hiç bozulmasın. Ne yaparsan yap, işlerinde halis niyetli ol. Dua ederken samimi olarak yalvar. Dilinin istediğini kalbin de istesin. Zikrullah ile arkadaş ol. Allahu Teâlâ’nın sana yakınlığını hisset ve Allah ile huzur bul. Mürşidlerin işi, müridi nurlu nazar ve nezaret altında tutup, nefis ve şeytan düşmanlarının şerrinden muhafaza etmektir. Mürşide yapılan rabıta, kalbi boş işlerden toplamak içindir. Mürşidin müride teveccühü, onun üzerine ilahi rahmet, inayet ve muhabbeti çekerek kalbini kuvvetlendirmek, bedenini harekete geçirmek ve ibadete sevk etmektir.

Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” Cismanî yüzleriyle Allah’ın kullarıyla meşgul olurken, manevi yüzleriyle Allahu Tealâ’ya bağlıdırlar.
Rabbil âlemin bizlere onların niyetleri gibi niyet edebilmeyi, onların hesabı gibi hesap yapabilmeyi nasib eylesin. ÂMİN

Bir Öğüt

Yorum yapın

Gavs Abdülhakim el-Hüseyni (k.s) anlatıyor:

Şu dünya hayatında keyifle çalışan kimse yoktur.Ama

çalışmaya da mecburdur.Çünkü çalışmazsa bu dünya

hayatında aç kalır,susuz kalır,perişan ve muhtaç olur.

İşte Bunun içindir bir çok kimse ağır şartlar altında çalışmaktadır.

İşte ahiret için de aynen böyledir…Allah’ın gazabına uğramamak,

cehennem ateşinde yanmamak,ahirette perişan olmamak için

yüzünü Allah’a döndürmeye mecburdur.Nasıl dünya hayatında

perişan ve muhtaç olmak istemiyorsa, ahiret hayatında da perişan

ve muhtaç olmak istememeli ve bunun için Allah’ın emirlerine

uymalıdır.Şayet uymazsa öldüğü vakit, ruhu çıktığı vakit Allah’ın

azabına uğrar.Kabir azabı çeker.

Gavs Abdülhakim el-Hüseyni(ks)

Muhabbet, ihlas, teslimiyet

Yorum yapın

MUHABBET

Mürşidi malından, mülkünden, çoluk çocuğundan ve hatta kendi nefsinden daha fazla sevmek, ona değer vermek ve ona güvenmektir.

Bu yolun büyükleri demişlerdir ki: Gerçek muhabbet, sevgilinin arzu ve isteklerini, kendi nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmektir. Kâmil mürşide gösterilen bu muhabbet, esasında Yüce Allah içindir. Bu muhabbet derecesine tasavvufta “fena fiş’-şeyh” denir. Manası, şeyhin muhabbetinde fani olmak demektir. Bu hâli elde eden insanın bütün arzusu, mürşidinin sevdiği şeyleri yapmak ve devamlı onun istekleri doğrultusunda yaşamak olur.

Kâmil bir mürşidin Allah rızasından başka bir arzusu yoktur. Hak yolunda ona tabi olmak Allah ve Resûlüne tabi olmak demektir. Bunun için samimiyet ve çok safi bir sevgi gerekir. Bu muhabbetin devamı ve bir ileri derecesi Hz. Resûlullah (Selamun Aleykum.v) Efendimizi bütün benliği ile sevmek ve bütün davranışlarında sünnetine uygun hareket etmektir. Buna tasavvufta “Fena fi’r-Resûl” denir.

Resûlullah (Selamun Aleykum.v) Efendimiz, kendisinin ne derece sevilmesi gerektiğini şöyle belirtmiştir:

“Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimseye ailesinden, çoluk çocuğundan, anne-babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz.”

Muhabbetin en üst derecesi, kalbi Allahu Teala’ya bağlamak ve O’na hakkıyla kulluk yapmaktır. Bütün zikir, fikir, ibadet ve hizmetlerin hedefi Allah sevgisidir. Bu doyumsuz ve ölümsüz sevgiye ulaşma hâline arifler “Fena fillah” mertebesi demişlerdir. Manası, kendi iradesini Yüce Allah’ın iradesine tabi etmek, O’nun emirlerini noksansız yerine getirmek, hep O’nun sevdiğini sevmek, ilahi sevgi içinde kendini kaybetmektir.

Mürşide muhabbet, mümine güzel ibadet yapma şevkini kazandırır. Güzel ibadet, insanı kâmil yapar. Kâmil insanın hediyesi Yüce Allah’ın muhabbeti ve cemalini seyirdir. Bundan daha büyük bir nimet var mıdır?

Şunu da belirtelim ki; muhabbet zorlama ile olmaz. Allahu Teala’dan samimi muhabbet istemelidir. İnsanın iradesiyle yapabileceği şey edep ve saygıdır. Kâmil mürşidler terbiye için edep ve saygıyı yeterli görürler. Yeter ki mürid edepli ve sabırlı olsun.
muhabbet

iHLAS

Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün alem gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgiyle tabi olmalıdır. Mürid, ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinin üzerinden geldiğini, Cenab-ı Hakk’ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini tamamen ona çevirmelidir. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hz.lerinin şu hâli, anlattığımız konuda güzel bir örnektir:

Hace Nakşibend Hz.leri mürşidi Seyyid Emir Külal Hz.lerinin ziyaretine gidiyordu. Yolda önüne Hz. Hızır Aleyhisselam çıktı ve Nakşibend Hz.lerini kendisiyle meşgul etmek istedi. Nakşibend Hz.leri ona hiç iltifat etmedi. Hz. Hızır (a.s) ısrar etti fakat fayda vermedi. Sonunda Hz. Hızır (a.s) kendisini tanıttı. O zaman Nakşibend Hz.leri:

“Ben sizin Hızır olduğunuzu biliyorum. Fakat size ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok!” dedi ve yoluna devam etti. Mürşidinin huzuruna çıkınca Seyyid Emir Külal Hz.leri yoldaki olayı kendisi hatırlattı ve Hz. Hızır’a verdiği cevaptan memnuniyetini belirtti.

Bütün Allah dostları, hiç ayırım yapmadan Allah rızası için sevilir, bu imanın gereğidir. Ancak kalp terbiye için sadece bir mürşide bağlanır. Bu da terbiyenin gereğidir.

TESLiMiYET

Mürid Allah yolunda tabi olduğu mürşidine içi ve dışıyla, kalbi ve diliyle, her şeyi ile teslim olmalı, acı tatlı her hâlde kendisine uymalıdır. Onun emir, tavsiye ve tercihlerinin kendisi için en hayırlı olduğuna inanıp gönül hoşluğu ile emirlerine sarılmalıdır. Bir ölü kendisini yıkayan kimseye nasıl hiç itiraz etmez ise, mürid de mürşidinin önünde bu derece bir teslimiyet göstermelidir. Böyle yaparsa manevi kirlerden temizlenmesi, kötü hâllerden kurtulması kolay olur.

Teslim olan kimse tez zamanda ilerler, kemale erer. Aksi takdirde olduğu yerde durur, itiraz ve şüpheyle yolunu kaybeder. Sadat-ı Kiramın zahiren ve batınen tasarrufları altına girmek ve kendilerinden tam fayda görmek için onlara son derece itimat etmeli ve kendilerine teslim olarak üzerimizde sanatlarını icra etme imkanı vermelidir. Teslim olmayan tabi olmaz, tabi olmayan yol alamaz.

Büyük arif İmam Gazâlî’nin (rah) belirttiği gibi; manen hasta bir müridin mürşidinden tedavi olup fayda görmesi için şu üç şey çok önemlidir:

1-Mürid önce kendisinin hasta olduğunu kabul etmeli, sonra kâmil bir mürşidin elinde irşat olma ve manevi hastalıklarından kurtulma arzusunda samimi olmalıdır. Kendisini hasta kabul etmeyen kimse doktor aramaz, arayışında samimi olmaz, bu kimse doktoru bulsa bile teslim olamaz.

2-Mürid kalbinin doktoru olan mürşidine güvenmelidir. Onun manevi tedavi işinde ehil olduğuna kesin olarak inanmalıdır. Çünkü kâmil mürşidin bu işteki ehliyeti önceki mürşid tarafından tasdik ve ilan edilmiştir.

Mürşid ümmetin önüne çıkmadan önce çok ciddi bir terbiyeden geçmektedir. Nefsin bütün sıfatlarını tanımakta, onun hastalıklarını ve tedavi yollarını bilmektedir. Kendisi nefsin mutmainne makamını geçerek Allahu Teala’nın sevgili bir kulu olmuş ve bundan sonra kendisine irşat izni verilmiştir.

3-Mürid mürşidinin verdiği manevi reçeteyi aynen uygulamalıdır. Mürşide güvendiği gibi onun verdiği ilaçlara da güvenmeli ve nefsine acı da gelse onları sabırla ve gönül hoşluğu ile devamlı içmelidir. Bu şartlara uyan kimse -inşaallah- derdine derman bulacak, kalbi Allah ile huzura kavuşacaktır.

M.Saki Erol

BİR SEFERDEYİZ

Yorum yapın

BİR SEFERDEYİZ; YA EBEDİ SAADETE, YA DA EBEDİ FELAKETE

Cenab-ı Mevlâ’nın en mükemmel surette yaratmış olduğu insanoğlunun, varoluş gayesi nefsini tanıyarak yüce yaratıcısını bilmek ve O’na yakınlığı elde etmektir. Bu da, iki cihan serveri Efendimiz A.S.’ın haber verdiği üzere, “büyük cihad” denilen nefisle mücadele ve mücahedeyi başarmakla mümkündür.

Hiç şüphe yok, nefisle mücadele, kişinin kendisini ciddi bir kontrol altında tutması, muhasebe ve murakabeyi hayat tarzı haline getirmesi demektir.

Nefisle mücadele diyoruz; çünkü insan, bütün zıt sıfatları kendinde toplamıştır ve ciddi bir imtihan geçirmektedir. İnsanoğlunun ebedi hayatını belirleyecek olan bu ciddi imtihan, Rabbi’nin türlü hikmetli ve esrarlı işlerini ibret nazarıyla tefekkür etmeyi mecburi ve zaruri kılar.

İnsanoğlu Melekût Alemi ile şehadet Alemi arasında bir köprü mesabesindedir. Yani hem madde alemiyle, hem de mana alemi ile irtibatlıdır. Böyle iki yönlü yaratılmasının maksadı ve hikmeti, insanın et ve kemikten oluşmuş beden ülkesinden lâhutî iklime, ebedi mutluluk ve safa alemine yükselmesini mümkün kılmaktır.

Beden ülkesinin saray hükmünde olan insanî kalp, mahiyeti itibariyle Alem-i Melekût’tandır. Bu yüzden kalıbı küçük olan kalbin, manadaki enginlik ve genişliğine bir sınır çizilememektedir. Adeta bütün alemler, kainat, insandaki kalp okyanusunun derinliklerine gizlenmiştir.

İşte bu şerefli vasıfları ve yüceliği sebebiyle kalp Rabbü’l-Alemin’in tecelligâhı olmuştur. Ve insankainatın özeti ve yaratılmışların en şereflisi oluşuyla temayüz etmiş ve bütün mevcudatın üstünde bir makam kazanmıştır.

İnsanoğlu yaradılış gayesine mutabık veya muhalif olarak müsbet yönde yükselmekte veya menfi yönde alçalmaktadır. Başka bir ifadeyle insan, “esfel-i safilin” ile “alây-i illiyyin” arasndaki büyük mesafede hareket halindedir ve bir yer işgal etmektedir. İnsanın bu iki uç arasndaki yeri, bir tek şeye bağlıdır: Yaradılış gayesi ve hikmetine göre bir tercih yapıp yapmamasna. İnsanın yapacağı bu büyük tercih sebebiyledir ki, o ne melektir, ne de hayvandır.

İnsan, hem melekî ve hem de hayvanî sıfatları benliğinde taşır. Bu sıfatlarından hangisini kuvvetlendirici vesilelere yaprsa, o yanı ve o benliği gelişir. Böylece insan, ebedi felaket ile ebedi saadet arasnda gezinir durur. İman ile inkâr arasında sayısız konaklarda mevki ve mertebe sahibi olur.

Menfi yönde sonsuz ile müsbet yönde sonsuz arasında insan manen bir seyir ve seferdedir. Bu iki sonsuz arasında iman, sıfır noktasından müsbet sonsuza doru insanı derhal miraca başlatır. Küfrü tercih ise insanı menfi sonsuza doru ebedi felaket vadisine iter. Sıfır noktasından müsbet sonsuz istikametinde alınan manevi mesafe, imanın kemali ve amel bakımından kuvvetliliği nisbetindedir ve buna nisbetle Cennet-i Alâ da derecesine göre bir mertebedir. Sıfır noktasından menfi sonsuza doru yaratılış hikmetine ters yönde gidiş ise, ancak hakikatlere karşı inatçılığın ifadesidir.

Küfrün şiddeti ve manevi benliği tahribat nisbetinde, insan ebedi felaket yurdu olan Cehennemde hak ettiği dereceye iner. İnsanoğlu işte böylesine iki yönlü bir yapıya sahiptir.

Unutulmamalıdır ki, herinsanın Rabbi’nin uzağına ya da yaknına götüren bir yolculuğu mutlaka vardır. Ve bu yolculuk, insanyaşadıkça devam eder, gider.

Mükellef kılınmış varlıklar olan insan ve cinlerin dışında, bütün mahlukat tercih hakkı olmaksızın Rabbi’ne itaat eder ve ister istemez O’nun adına iş görür.

Bu haliyle bütün alem O’nun büyük kudretinin şahidi, sanat ve itirazsız kuludur. Her zerresiyle bütün mevcudat kendi hal lisanıyla O’na işaret eder, O’ndan bahseder.

Eşref-i mahlukat olan insanın Rabbi’ni anması, hatırlaması, O’nu şanına yaraşır mahiyette yâdetmesi ise, kendi arzu ve iradesine bırakılmıştır.

İnsanın iradesiyle Rabbi’ni zikri, mahlukatın hal diliyle yaptığı zikre, cemaatin tesbihine şuurlu bir iştiraktir. Bu durum varoluş gayesinin kalplerdeki tecellisi, dillerdeki terennümüdür. Bu hal, bütün ilimlerin neticesinin, kalbî bir haz, bir feyz ve bir mana olarak, Kelime-i Tevhid gibi bütün hakikatleri temsil eden bir formül halinde dilden dökülmesidir. Bu ses ebedi saadeti müjdeler. Bu ses ve tad imana, iki cihan saadetinin teminatıdır.

Bu mübarek telaffuz ve terennüm, daha dünya hayatında iken ebedi cennet hayatnın küçük bir numunesi olan marifetullah ve muhabbetullah deryasına dalarak, doya doya, kana kana içmektir.

İşte bu kurtuluş vesilesi, mana hayatının çeşmesi, Kur’an-ı Hakim’in sırrı, kulluğun alamet-i farikası, ebedi saadetin müjdecisi zikrullahtır. Yani Allah’ı anmak, hatırlamak, O’nu yâd etmektir. O’nun noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu ikrar ve teyit etmektir.

Yani zikrullah, kulluğun özeti, ibadetlerin ruhu ve mihveri, saadetin şifresi ve müminlerin en şerefli nişanıdır. Zikrullah, her şeyden ama her şeyden büyüktür; hatta içinde zikri ihtiva etmeyen her ibadetten de. Çünkü zikrullah en güzel isimlerin sahibi yüce Mevlâ’yı anmaktır.

Hakka vuslat yolunda nefs ve şeytanla mücahede ve mücadelede en müessir, en etkili silah zikrullahtır. Zikrullah marifet ve muhabbetin sebebidir ve imanı güçlendirir. Neticede de müminleri Cennet ve Cemâl’e vasıl eyler.

Zikir, tevhide kadar bütün makamları meyvelendirir. Baka hiç bir vasıta ile ulaşılamayan makamlara ulaştırır.

Bütün kainat, cereyan eden hayat cazibesiyle, hep aynı gayeye doru bir koşturma içinde. Mutlak kudrete, Hakk’a vuslata, ehad olan Yüce Allah’a doğru koşu içinde. Bütün varlıklar sermest halde dönmede.

Ve insanoğlunu kendi fıtratı çağırıp durmada. O’nun vuslatına davet etmede. Kopup geldiği ebed ve ezel sırrı, içinde yanıp durmada. Koşmak, rahmet deryasının muhabbetiyle aynı hedefe koşmak… İşte fıtrata dönüş bu.

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

M.Saki Erol

Gavs Hzlerine Diyorlar TV Açıldı

Yorum yapın

Mübareğe söylüyorlar Sultanım televizyon açıldı

Mübarek cevap veriyor,

“ALEM diyor, İRŞAD GÖRSÜN.”

Yeni Yazılar

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 70 takipçiye katılın